Su Sevmeyen Çiçekler: Bir Bahar Hikayesi
Kayseri’nin sokaklarında yürürken, gözlerim her zaman toprağın ve çiçeklerin izinde. Bu şehirdeki sokaklar bana hep başka bir dünya gibi gelir. Özellikle bahar aylarında, şehrin her köşesinde bir başka renk açar. Her sokağın başında bir parça doğa, bir parça yaşam… Ama asıl soruyu soruyorum kendime: Bazı çiçekler neden suyu sevmez? Neden bir çiçek suyu yudumlamak yerine, sadece güneşin sıcaklığında büyür?
Bir Çiçek Gibi Büyümek
Bütün çocukluğum boyunca annem, bahçemizdeki çiçekleri öyle severdi ki. Günü, her sabah bahçede dolaşarak, çiçeklerin su ihtiyaçlarını kontrol etmekle geçirirdi. Beni de alıp, her zaman “Bak, bu çiçek suyu seviyor, ama bu azıcık susuzluğu sever,” diye anlatırdı. Hep düşünürdüm: Ne farkı var? Çiçeklerin birbirinden bu kadar farklı olması ne kadar garip! Annem bir gün bana, suyu fazla seven çiçeklerin kısa sürede kuruyacağını anlatmıştı. Oysa bazı çiçekler, suyu hiç sevmezmiş; fakat yine de güzel, sağlıklı ve canlı kalırlarmış. İşte o zaman hayatımda ilk kez suyu sevmeyen çiçeklerin olduğu fikri kafama kazındı.
Bir gün, Kayseri’nin soğuk bir sabahında, çok sevdiğim bir çiçek ile karşılaştım. Bahçemin arkasındaki küçük pencereden bakarken gördüm. Çiçek, tam karşımdaki pencerenin önündeki boş alanda, oldukça yalnız duruyordu. Onu fark ettiğimde, kalbimde bir şeyler kırıldı. Ne su, ne toprak, ne de güneş ışığı… Çiçek, hiç ihtiyacı olmayan bir yerde, sanki kendi kaderini kabul etmiş gibi duruyordu. Yalnızca güneşi bekliyordu, gerisi umursamıyordu.
Hayal Kırıklığı ve Bir Başka Gerçek
O çiçeğin yanında her şey sessizdi. Ne rüzgar, ne yağmur, ne de neşeli çocuk sesleri. Çiçek, suya doymamıştı ama susuz da değildi. O an içimde bir hüzün yükseldi, çünkü ben de zaman zaman suyu sevmeden büyümeye çalışan bir çiçek gibi hissediyordum. Kalbim, duygusal olarak sanki susuzluktan kurumuş gibiydi. Ne kadar su verseler de, ben yine bir türlü rahatlayamıyordum. Her şey geçip gitti, ama ben her gün daha fazla su isteyen, daha fazla ilgi isteyen bir çiçek gibi hissettim.
Ama bu çiçek, hiç kimsenin ona ne kadar su verdiğini umursamıyordu. Onun tek derdi, bu dünyada var olmak, kendi alanında güzelliğini yaşatmaktı. Ne su, ne toprak… Yalnızca kendi içindeki o derin güçle ayakta duruyordu. O an fark ettim ki, hayatta bazen suyu sevmeyen çiçekler de olmalı. Bir insan, bazen hislerini dışarıya dökmeden de büyüyebilir, bir insan, bazen hiç beklemeden kendini bir arayışa koyabilir.
Bu çiçek, bana neyi öğretti biliyor musunuz? Bazen en zor zamanlarda bile, içimizdeki gücü kaybetmemek gerek. Çiçek, ne kadar az su almış olsa da, güneşi görüp büyümeye devam etti. Hayatta da bazen içsel gücümüzle ayakta kalabiliriz, dışarıdan ne kadar destek alırsak alalım. İçimizde bir şey vardır ki, kimse o gücü değiştiremez.
Umut ve Direnç
İşte bu yüzden, bazen suyu sevmeyen çiçekler ne kadar güçlü olursa olsun, insan da bir şekilde içsel gücüyle ayakta kalabiliyor. Su, sevdiğimiz, kendimizi dinlendiren bir şey olsa da, bazen hiç su içmeden de hayatta kalabileceğimizi gösteriyor. İnsan, ne zaman ve nasıl gelişeceğine kendisi karar verir.
Baharın o taze havası, gülümseyen çiçekler… Kayseri’nin toprağında bir umut var. Bazen suya ihtiyacınız olmadığını anlamak, ne kadar önemli olduğunu fark etmek de bir o kadar kıymetli. Zihnimde bir düşünce beliriyor, insan suyu sevmez mi? Ama her suyu sevme zamanı da değil belki. Hayat, bir çiçeğin suya olan ihtiyacı gibi bazen; bir an gelir, her şey doğasına uygun şekilde akar.
Benim o yalnız çiçeğimi düşündükçe, içimde bir şeylerin yoluna girmeye başladığını hissediyorum. Suyu sevmeden büyüyebilen çiçekler gibi, ben de hayatta duygularımı suya boğmadan büyümeyi öğreniyorum. Belki de gerçekten bu kadar suya ihtiyacım yoktur, belki içimdeki o güneş, beni hep aydınlatmaya yetecek.
Böylece, hayatımdaki suyu sevmeyen çiçekler bana öğretti ki: İçsel gücünüz, dışarıdaki her şeyin çok daha ötesindedir. Gözyaşınız da olsa, derin bir susuzluk içinde de olsanız, sonunda büyüyüp gelişebileceğiniz bir alan bulursunuz.
Çiçekler gibi…